Dünyanın Ötesine Yolculuk

 

Sinema, aya ilk yolculuğunu insanoğlundan çok önce, 1902’de yaptı. Bu yolculuk, bugünkü anlamda bizi kurmaca filmle tanıştıran, öykülü filmin babası olarak anılan Fransız Georges Melies’in Le Voyage Dans la Lune filmiydi. Bugün yapılan özel efektler düşünüldüğünde bize çok ilkel görünen bu film, o dönemde çığır açmıştı. Pek çok bilimkurgu filmi gibi o da bir kitaptan esinlenmişti; Jules Verne’nin Aya Seyahatromanından… Romanlar, sinema için müthiş bir kaynak; özellikle de bilimkurgu sinemasını besleyen yazarlar arasında bize sundukları gelecek tasvirleriyle hiç aklımızdan çıkmayan İsaac Asimov, Philip K. Dick, Arthur C. Clarke, Aldous Huxley gibi isimler var. Asimov’un, filmlerden pek çok aşina olduğumuz konuyu ilk kez hayallemesiyle ayrı bir yeri olduğu kesin… Bu romanların, halihazırda yapılmış olan bilimsel araştırmalardan faydalandığını da düşündüğümüzde, geçmişteki bilimkurgu filmlerinin bugünün dünyasında gerçeğe dönüşüyor olduğunu hayretler içinde seyrediyoruz. Uzaylılar, yapay zeka, robotların dünyayı istilası, dünyanın sonu senaryoları, teknolojinin baş döndürücü hızıyla artık pek de uzağımızda değil gibi.

Sinemada bilimkurgu denilince Fritz Lang’ın kült filmi Metropolis’in (1927), dünyanın dışına çıkmasa da dünyanın içinde başka bir dünya ve robotlar ile kurduğu muazzam dekorlar, geleceğin şehir tasvirleriyle, ardından gelecek filmlere yol açtığı kesin. Bilimkurgu, dünyamız içinde yeni bir dünyayı genellikle istila senaryolarıyla süslerken, son zamanlarda sıklıkla karşımıza çıkan konu dünya dışında yeni dünyaların keşfi: Biz dünyalılar için başka bir ev mümkün mü?

2012 yılında vücuduna bağladığı kamerayla dünyanın dışından, 39 bin metreden, saatte 1200 km hızla dünyaya atlayış yapan Avusturyalı Felix Baumgarthner’ı canlı yayında izlemek gerçekten algımızı şaşırtan bir deneyimdi. Bu deneyimi Baumgarthner’in gözünden, onun nefesini duyarak, heyecanını hissederek izlemek paha biçilmezdi. Biz de her ne kadar uzaydan dünyaya atlayış yapamasak da, dünyamız bize dar gelmeye başlayınca çıkıp dışardan göz atan filmlerle bir uzay yolculuğuna çıkabiliriz…

2001: Uzay Yolculuğu (1968)

Uzay yolculuğu denilince tartışmasız anılması gereken filmler arasında usta yönetmen Stanley Kubrick’in 2001: Uzay Yolculuğu yer alıyor. Film, Kubrick’in pek çok filmi gibi derin bir felsefe barındırıyor. Dekorları, renkleri, gününden çok ileri olan yapısı ile kült bir film. Arthur C. Clarke’in aynı adlı romanından Kubrick titizliği ve takıntısıyla kusursuzca işlenen konu, insanlık tarihine dair düşünceler barındırıyor. Konusu, aşina olduğumuz pek çok film gibi uzaydan bir sinyal gelmesi üzerine bu sinyalin peşine düşen astronotların Jüpiter’e keşif yolculuğu. Bu keşif, insanlığın doğasına doğru bir keşfe sürüklüyor seyirciyi. Az laf, çok görüntü içermesiyle de seyirciyi kendi düşünceleriyle baş başa bırakan bir yanı da var. Bu filmin kendisi, ilginç bir sahte-belgesele de konu oluyor: Ayın Karanlık Yüzü (William Karel, 2002). Ayın Karanlık Yüzü gerçek ve inandırıcı bir belgeselmişçesine Amerika’nın aya ayak basmadığını, bu görüntülerin Kubrick’in Uzay Yolculuğu filmi için çekilmiş görüntüler olduğunu yine sahte röportajlarla oldukça inandırıcı kılıyor. İzleyenleri tarihsel bir olay konusunda bile şüpheye düşürerek yeni bir gerçeklik yaratıyor. Film sonrasında yapılan bir araştırmada, pek çok kişinin filmin sahte olduğunu bilseler de artık aya ilk ayak basma görüntülerin gerçekliğinden şüphe duydukları ortaya çıkıyor.

Blade Runner (1982)

Yine başka bir kült film geliyor akla: Blade Runner (Bıçak Sırtı). Bıçak Sırtı aslında bir uzay yolculuğunu konu almıyor ama yine bilimkurgu denilince bahsedilmeden geçilemeyecek bir film olduğu kesin. Film, dünyada bilinmeyen bir gelecekte geçiyor. Şimdi cep telefonlarında kullanılan bir işletim sisteminin adı olan Androidler, zeki canlılar tarafından yapılan insansı makineler olarak karşımıza çıkıyor filmde. İnsanların arasına karışan Androidler, insanları rehin alıyor ama tabii onları insanlardan ayırarak yakalama görevi ise Harrison Ford’un canlandırdığı Rick Deckard’a düşüyor. Aşk hikayesiyle bezenmiş bu film aksiyon severler için büyük nimet. Unutmadan önümüzdeki aylarda izleyeceğimiz yeni versiyonu Blade Runner 2049’u da kaçırmamalı.

Ay (2009):

Uzay filmlerinin klostrofobik yapısını etkileyici biçimde yansıtan bir film Ay. Klostrofobik diyorum çünkü uzayın sonsuzluğunda uzay aracının içinde tek başına yıllarca yol alan astronotun içinde bulunduğu zamansızlık, mekânsızlık duygusu oldukça ilgi çekici. Sinemanın bize sağladığı farklı bir mekanda bulunma hissi, bu mekan uzay olduğunda kendimizi çok tekinsiz hissetmemize neden oluyor. Yer, yön ve zaman algımızın yok olduğu bir boşluk ve yalnızlık duygusu hakim filmde. İşte Ay filmindeki Astronot Sam de uzaydaki üç yıl süren görevinin sonuna yaklaşırken kendine ve hayatına dair çalkantılı bir yüzleşme içerisine girerek; adeta yersiz yurtsuzlaşıyor.

Elysium: Yeni Cennet’ten Yasak Bölge 9’a:

Elysium: Yeni Cennet (2013, Yönetmen :Neil Blomkamp), 2154 yılına götürüyor bizi. Artık dünyanın kurtuluşu söz konusu değil. Dünyadan ümit kesilmiş, yeni umut son teknoloji ile bezenmiş Elysium gezegenidir. Bu gezegen dünyadan kaçan zenginlerin yeridir aslında. Ama dünyada fakir bir kalabalık yokluk içinde yaşamaya devam eder. Elysium günümüzde tartışılan dünya dışına yerleşmek konusunda ilginç bir deneyim. Yeni gezegen, yapay bir hava ile dünyanın hatta cennetin bir simülasyonu gibidir. Film, tıpkı yönetmenin diğer filmlerinde olduğu gibi halk arasında sınıf ayrımı vurguluyor; sosyolojik anlamda dünya dışının nimetlerden de yalnızca belli bir kesimin nasiplenebileceğine dikkat çekiyor.

Yönetmen Blomkamp’a değinmişken onun alışılmış dışı bilimkurgu filmi Yasak Bölge 9 (District 9)’ı hatırlamak gerek.  Film ilginç bir uzaylı profilini konu alıyor. Dünyada kötü koşullara hapsedilmiş, kenara itilmiş, aslında insanlar tarafından kuşatılmış bir uzaylı profili ile karşılaşıyoruz. Filmin ilginç yanı ise belgesel tadında çekilmiş olması!

Yıldızlararası (2014):

Film seçerken yönetmen önemli bir göstergedir. Yönetmenlerin önceki filmleri sonrakilerin habercisidir, sevdiğimiz bir tarz varsa sonraki filmin bir çeşit garantisi gibidir. Christopher Nolan filmleri kaçırılmaması gereken filmler arasında benim için. Akıl Defteri, Başlangıç, Prestij, Kara Şövalye ve son olarak muazzam bir savaş filmi olan Dunkirk’ün yönetmeni… Yıldızlararası’nda ilk olarak başrol oyuncusu Matthew MacConaghey dikkati çekiyor. Dünya yaşanılan bir yer ama artık iklim bozulmuş, ‘son’ yaklaşmış gibidir. Yeni keşifler bir umut kaynağıdır. MacConaghey’nın canlandırdığı, karizmatik ve yüzünü uzaya dönmüş olan baba, çocuklarına rağmen bu keşif yolculuğuna çıkacak, umudun peşinden koşacaktır. Filmin ilginç yanı yine uzay-dünya arasındaki zaman karmaşası. Uzayda bir saat, dünyada 7 yıla karşılık gelir. Eğer dünyaya geri dönerse çocuklarından daha genç bir yaşta dönecektir!

Dünya sinemasının özellikle sanat sinemasının en önemli yönetmeni Andrei Tarkovski’nin bilimkurgu filmi Solaris (1972) tüm bu keşif, yolculuk, boşluk hissini çok güzel dile getiriyor ve aslında ihtiyacımız olanın yeni bir dünya ya da yeni bir teknolojik cennet değil de sadece birbirimiz olduğunu çok güzel vurguluyor. Dünyaya geri dönmeden önce, Stanislaw Lem’in aynı adlı romanın uyarlanan filmde Doktor Snaut’un düşündürücü tespitlerine kulak verelim:

“Bilim mi? Boş laf. İçinde bulunduğumuz durumda, sıradanlık ve deha aynı derecede yararsız. Evreni fethetmekle ilgilenmiyoruz. Dünya’yı evrenin sınırlarına kadar genişletmek istiyoruz. Öbür dünyalarla ne yapacağımızı bilmiyoruz. Başka dünyalara ihtiyacımız yok. Bir aynaya ihtiyacımız var. “Bağlantı” için çabalıyoruz, ama onu asla bulamayacağız. Korktuğu ve ihtiyaç duymadığı bir amaç uğruna gayret sarf eden o “ahmakça insanlık durumu”ndayızİnsanın insana ihtiyacı var.

Yazı; Elif Demoğlu