Belgeselle Tarihe Yolculuk

 

‘Kuzeyli Nanook’(1922)

Eskimolar nasıl avlanır, yaşam ritüelleri nelerdir? İngiliz Yönetmen Robert Flaherty belgesel filminde Eskimoları anlamak ve filmine yansıtmak için yıllarca onlarla birlikte yaşamış. Bu filmin hüzünlü bir öyküsü de var: Rivayete göre filmin ana karakteri Nanook, doğanın insana baskın geldiği bir coğrafyada günlük rutini aksatıp gelecek kışa yeteri kadar hazırlık yapamadığı için, kamera karşısında olmanın bedelini canıyla ödemiş. Nanook’un ölümünün çekimlerle doğrudan bağlantısının olup olmadığı bilinmez ama kahramanı olduğu belgeselin, kendinden sonraki tüm filmlere örnek olacak bir miras bıraktığı da bir gerçek…

Sinemanın belgesele aşinalığı aslında sinemanın başlangıcına dayanır. Zira sinema, belgesel ile başlamıştır aslında. İlk malzemesi gerçek, müdahalesiz görüntülerin kaydıdır ve malzemesi “gerçek” olduğu için, sorumluluğu da o ölçüde büyük ve ciddi bir türdür. Belgesel sinema sadece gerçekleri sunan bir yapı değil; onları bir sanat eseri, bir film biçimine sokarak seyirciyi etkileyen, hatta dünyayı değiştirebilecek güce sahip olan bir yapıdır ki bunun en önemli örneği, sinemayı propaganda aracı olarak kullanan Nazi Almanyasıdır. O kadar ki, Nazi’lerin ünlü yönetmeni Leni Riefenstahl, yaptığı begeseller nedeniyle İkinci Dünya Savaşı sonrasında savaş suçlusu olarak da yargılanacaktır.

Diğer yandan hiç bilmediğimiz, görmediğimiz dünyanın ta kendisiyle bizi tanıştırır belgesel. Dünyanın farklı köşelerindeki sorunları evrensel tartışmaya açar. Aynı zamanda toplumların hafızası olur ve görsel anlamda kocaman bir bellek sunar bize… Belgesel sinema o kadar çeşitlendi ki, artık animasyon belgesellere bile rastlıyoruz. Son zamanlardaki en etkileyici, hatta şok edici filmlerden biri, ilk aklıma gelen hatta hiç aklımdan çıkmayan demek daha doğru olur:

Öldürme Eylemi (Act of Killing, Yönetmen: Joshua Oppenheimer, 2012)

Katliamın belgeseli olur mu? Evet, olur! Katliamı genellikleri kurbanların gözünden dinlemeye alışkınızdır  fakat bu filmle işler değişiyor. Bu kez katiller eylemlerini anlatıyor, hem de övüne övüne! Tıpkı bir Hollywood filminde rol yapıyorlarmışçasına…

Endonezya’da 1960-1965 yılları arasında işlenen hükümet destekli cinayetlerin izini süren yönetmen Oppenheimer; mağdurların yakınları konuşmayı reddedince, hala güç sahibi olan suçlulara kamerasını döndürüyor ve olayları onlara anlattırıyor. İlk başta bunu bir oyunmuş, hatta bir Amerikan western filmiymişçesine anlatıyorlar ama sonra yönetmen, anlattıkları tüm bu eylemleri tıpkı bir filmin karakterleri gibi canlandırmalarını istiyor. İşledikleri suçla bir şekilde yüzleştiriyor onları. Tam da bu sebeple, katillere arınma fırsatı verdiğini düşünen eleştirmenler tarafından da tepki alıyor.

Samsara: (Yönetmen: Ron Fricke, 2012)

Belgesel denilince ilk aklımıza gelen ‘konuşan kafalar’ yani röportajlardır. Samsara’da ise tıpkı yönetmenin önceki filmi Baraka’da olduğu gibi, sözcüklere boğulmayan, başka tür bir belgesel tadıyla tanışıyoruz… Eşsiz görüntülerle bezenmiş deneysel bir şölen! Filmin konusunu tanımlamak çok zor… Seyircide bıraktığı hisler olarak özetleyebiliriz filmin konusunu… Doğaya duyduğumuz hayranlık ve insan olarak doğanın parçası olduğumuzun farkına varmak gibi hisler… Bunda müziğin de etkisinin büyük olduğunu söylemeliyim. Film, bizi doğum, yaşam, ölüm üzerine düşünmeye zorluyor. Seyirci olarak görüntülerin ve emeğin gücü karşısında saygıyla eğilmeden duramayacağımız bir film! Emek demişken abartmıyorum; zira filmin çekimleri 25 farklı ülkede ve 4 yıllık bir süreçte gerçekleştiriliyor!

Pina: (Yönetmen: Wim Wenders, 2011)

“Dans, dans! Dans olmazsa kayboluruz!” ifadesiyle açılan film, dans tiyatrosunun dünyaca ünlü temsilcisi Pina Bausch ‘için’ yapılmış bir film. Genç Alman Sinemasının önemli temsilcilerinden Wim Wenders’in çektiği filme Bausch hayattayken başlanıyor ve ancak ölümünün ardından tamamlanabiliyor.  Bu nedenle film, bir nevi Bausch’u anmak ve anlamaya adanmış… Şiirsel sinemanın kitabını yazmış olan Wenders’in bu filmi de şiirsel bir dans filmi. Dans, müzik, şiir hatta tiyatro bir sinema filminde buluşmuş. Filme özel, Bausch’un dans grubu tarafından sergilenen eşsiz danslar ve bizi içine alan müzik ile seyircinin ruhuna hitap eden farklı türde bir belgesel.

Bueno Vista Social Club: (Yönetmen: Wim Wenders, 2000)

Müzik ve Wim Wenders demişken Küba’ya gitmemek olmaz… Latin Amerika’da efsane olan ünlü grup Buena Vista Social Club’ı konu alan, beslendikleri muazzam coğrafyayı fon olarak kullanan çok keyifli bir belgesel. Küba’nın büyülü, her daim yaz kokan rengarenk sokakları, gülen ve dans eden insanlar, yavaş ve keyifli akan bir hayat… “Hayatımda müzik olmasaydı avukat olurdum” diyen Wenders’in bir yönetmen olarak müziğe merakı bu filminde de ortaya çıkıyor. Hem arşiv görüntüleri hem de film sırasında tertip edilen bir konserle renkleniyor film. Özgür Mumcu’nun deyimiyle: “hiçbir şeye dokunmadan yalnızca olanı yansıtan belgesel, Kübalı bir takım ihtiyar müzisyenler aracılığıyla gönül gözümüzü açıyor.”

Safranbolu’da Zaman: (Yönetmen: Suha Arın, 1977)

Küba’nın sıcak denizlerinden kendi coğrafyamızdaki bir masal kasabasına dönüş yapalım. Belgesel sinemanın gücünü ve toplumu değiştirebilme etkisini gösteren bir örnekle tanışalım. Türkiye’de belgesel denilince akla ilk gelen isimdir yönetmen Suha Arın. Arın, belgesel yapmak üzere 1976’da Safranbolu’ya gittiğinde yok olmaya yüz tutmuş, unutulmuş, terk edilmiş adeta bir hayalet kasabadır Safranbolu. Bir belgeselci gider ve bir ağıt yakar bu unutulmuş tarihe. Turing Kurumu, Çelik Gülersoy ve Halit Refiğ gibi sinemacıların da katkılarıyla Safranbolu’da zaman tersine döner. Unesco Dünya Kültür Mirası listesine eklenerek koruma altına alınır kent ve bugünün kanlı canlı, rengarenk, dimdik ayakta ve yaşayan bir turizm kenti halini alır. Arın bunu şiirsel diliyle, muazzam çekimleriyle, modern ve geleneksel karşılaştırmalarıyla gerçekleştirir. Safranbolu evleri gerçekten bir masaldan fırlamış gibidir: ikinci katlarında salonun ortasında kocaman bir süs havuzuyla karşılarlar bizi. Duvar resimleri, ahşap işlemeleri, cumbalı evleri ile pastadan yapılmış gibidir adeta. Belgeselin gücünü gösteren bu film, tek kanallı televizyon döneminde gösterildiğinde seyirciler kanalı arayarak tekrar yayınlanmasını isterler…

Belgesel sinema bize toplumu anlatır, görmediğimizi gösterir, başka bakış açıları sunar. Toplumsal olaylar, savaşlar, felaketler, adaletsizlikleri konu alırken; yaşamın kendisini, sadece bir duyguyu ya da yalnızca bir ‘kedi’yi konu alabilir. Kedi demişken dünyada hatta sinema endüstrisinin en güçlü olduğu Amerika’da takdir kazanmış yeni bir belgeselimiz var: Kedi (Ceyda Torun, 2017). Türkiye’den önce Amerika’da vizyona girmiş bir belgesel. Mutlaka izlenmeli…

Yazı: Elif Demoğlu