Beyazperdeden Sızan Sibirya Soğukları

Sinema aslında bir seyir deneyimi. Ev sineması daha gelişmeden, yalnızca salonlarda izlediğimiz zamanların sinema deneyimi aslında büyük bir salonda tanımadığımız insanlarla yaşadığımız bir rüya hali. Salon karanlık, perde büyüktür çünkü perdeden yansıyan görüntülerin dışında etraftaki her şeyden soyutlanmışızdır ve bu durum filmin etkisini daha da artırarak bizi kendine çeker. Yazın sıcak havalarında serin açık hava sinemalarının tadına doyulmazken, ev sinema sisteminin bize hem ses hem büyük perde olanaklarını sağlaması ile evde kış sinemasının da keyfi bir başka…

Hava buz gibi soğukken sıcak evimizde ayaklarımızı uzatıp, sıcak kahvemizi yudumlarken hatta bir de Murathan Mungan‘ın dediği gibi ‘mevsimin suçu yok, yokluğun soğuk’ dememek için yanımızda bir de sevdiğimizle ne izlesek diye düşünürken ‘kış ayında bir kış filmi’ iyi gider.

Kış filmleri her daim muazzam bir buz ve kar manzarası ile beyazın ferahlığını yansıtır. Diğer yandan bu soğuk beyaz, doğanın kirleri saklayamayan sertliğini de her daim bir metafor olarak kullanır. Kızaklı köpekler, buzlarla kaplı vahşi doğa, bıyıkları buz tutmuş karakterler…Bu karakterler bizi bu macerada dünyanın en uzun tren hattı yolculuğuna, ordan Sibirya‘ya, Fransa Alpler‘ine ve  Amerika‘ya sürüklesin hadi…tabii fonda hep kar beyazıyla…

Turist (Force Majeure)

İsveç‘in parlayan yönetmeni Ruben Östlund‘un 2014 tarihli Turist filmi 2 çocuklu evli bir çiftin Fransa Alplerindeki tatilini konu alıyor. Kayak tatili yapmak üzere lüks bir otele yerleşen sıradan, uyumlu gibi görünen aileyi ve değişen dengeleri konu alan film, Kuzey sinemasının en usta olduğu komedi-dram türünde. Büyük olaylar gerçekleşmese de sıradan, hatta bir anlık reflekslerin ilişkileri değiştiren yapısı gözler önüne seriliyor. Ailemiz tatillerine başladıklarında her şey gayet güzeldi, ta ki o olaya kadar… Olay dediysek sakın yanlış anlamayın; cinayet, ayrılık, aldatma, cinnet gibi büyük olaylardan bahsetmiyoruz: Aile Alplerin eteklerinde yemek yerken kocaman bir çığ üzerlerine doğru gelir. Üzerlerine sadece toz halinde karlar gelse de aileyi derinden sarsacak davranış bu esnada gerçekleşir. Ailenin babasından beklenen doğal olarak çocuklarını ve eşini koruyup kollaması iken, çığı gören baba oradan ilk toz olanlardandır. Bu tavır karşısında öncelikle karısı hayal kırıklığına uğrayacak ve evlilikleri, ilişkileri üzerine yeniden düşünecekleri bir dönem başlayacaktır. Bu sırada babanın saygınlığını yeniden kazanması uğrunda yaşanan gülünç olaylar eşliğinde eğlenceli, ters köşeye yatıran, ilişkiler üzerine tipik bir Kuzey filmi…

Sibirya Ekspresi (Transsiberian)

Dünyanın en ilgi çekici tren rotalarından biri olan TranssiberyaÇin‘den Moskova‘ya hatta Sibirya‘ya uzanan dünyanın en uzun demir yolu hattıdır. 2008 yılında Brad Anderson‘ın çektiği; Woody Harrelson ve Emily Mortimer‘in başrolünü paylaştığı Sibirya Ekspresi de bu tren hattında geçen bir yol filmi. Bu yol, alışkın olduğumuz yol filmleri gibi keşif ekseninde gitmez, çok daha dikenli ve gerilimli bir rotaya dönüşür. Rotanın kendisinin ilginçliğinin yanı sıra, trenle seyahat etmek kaçışı olmayan hatta klostrofobik bir maceraya dönüşecektir. Beyazın tekdüzeliğinin de bir gerilim unsuruna dönüştüğü filmde, trende tanışan iki ‘garip’ çift ile sarmalanan ilişkiler yumağının içine mafya, cinayet, uyuşturucu gibi gerilim unsurları da katılınca dünyanın en uzun tren rotası bir nevi işkenceye dönüşecektir. Gerçekten de bu filmden sonra Transsiberya demir yolu hattı ile ilgili sorulan ilk sorulardan birinin ‘güvenli mi?’ olduğu görülecektir. Bu durum da aslında bu filmin ne denli etkileyici olduğunu vurgular nitelikte.

Diriliş (The Revenant)

2016 yılının  sinemasına damgasını vurmuş dünyaca ünlü yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu ve Leonardo DiCaprio‘nun bir araya gelmesiyle ortaya çıkmış adeta bir sinema şöleni Diriliş. Film bizi 1800‘lerin Amerikası’nda vahşi doğada tek başına hayatta kalma mücadelesine götürüyor. Kar ve soğuk ile doğa bu mücadeleyi zorlaştıran unsurların en başında geliyor. Diğer yandan doğayla uğraşan, doğanın dengesini bozan insanoğlu da filmde gözler önüne seriliyor. Bir yandan Amerika’nın yerli halkı Kızılderililer diğer yanda Kürkleri için hayvan avlayan Fransız ve İngiliz birlikler ve bu grubun içerisinde sermaye, para, hiyerarşi ve intikam eksenindeki çatışmalar… Tüm konusu bir yana, film her türlü çetin doğa koşullarında ilerleyen kesintisiz kullandığı kamerası, diğer yandan sinema tarihinin gerçekçi animasyon tekniğiyle çekilmiş ‘ayı saldırısı’ ve ana karakterin ‘ısınmak için ölü bir hayvanın bedenini kullanması’ gibi  unutulmaz sahnelere imza atıyor. Film, insanoğlunun doğayla mücadelesini, doğayı alt üstü etmesini de çarpıcı biçimde belgeliyor.

Dersu Uzala

Sinemada biraz daha eskilere gittiğimizde Sibirya ormanlarında tek başına salınan bilge Dersu Uzala’yla yollarımız kesişir… Japonya’nın unutulmaz yönetmeni Akira Kurosawa‘nın 1975 yılında çektiği Dersu Uzala, hümanizmin sinemada vücut bulmuş halidir. Film, Rus seyyah Vladimir Arseniev‘in Sibirya’ya yaptığı gezileri konu alan aynı adlı kitabının uyarlamasıdır. Filmde de anlatıcı Arseniev’dir. Bir grup Rus askeri Doğu Sibirya’nın topografik haritasını çıkarmak üzere bölgede yaptıkları araştırmalar sırasında uçsuz bucaksız ormanlık alanda yaşayan Dersu Uzala adında yaşlı bir Japon ile karşılaşırlar. Bölgeyi kendi evi gibi bilen ve doğasını çok iyi tanıyan Dersu Uzala’dan kendilerine rehberlik etmesini isterler. Bu sayede beraber yol almaya başlarlar. Bu yol, aralarındaki bakış açısı farklarının ortaya çıktığı, diğer yandan doğa ile kent arasındaki tezatı vurgulayan bir deneyimdir, özellikle de Arseniev için… Dersu Uzala doğayı, ormanı bambaşka bir bilinçle görmektedir. Onun için her şey canlıdır ve bir ruha sahiptir. İnsanoğlunun doğayı kendine uydurmak yerine doğanın dilini öğrenmeye çalışmasının gereği vurgulanır. Dersu Uzala’nın herkesi ve her şeyi önemseyen hümanist bakışı, ideal yaşamın ne olduğu üzerine de seyirciyi düşündürtür. Film, hem usta yönetmen Kurosawa’nın sinema dilinin tadına varmak hem de Dersu Uzala ile tanışmak için bir fırsat bence. Çünkü Dersu Uzala’nın içindeki yaz, en soğuk mevsimi bile ısıtıyor.

Bu filmlerde biz kışta kışı aradık. Günün tadını çıkararak, baharın geleceğini de bile bile… Doğadaki beyazın içimizi ısıtan, bazen de korkudan titreten bir hayalete dönüşebileceğini de görerek…. Özdemir Asaf’ı hatırlayalım: ‘Baharda kışı, kışın da baharı özler insan. Ne uzaksa onu özler. Kavuşmak şart mı? Boşver… Bazı şeyler yokken güzel….

Yazı; Elif Demoğlu